Geçen yıl, İstanbul’da Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nde “Yan Yana: Melahat ile Eşref Üren ve Eren ile Bedri Rahmi Eyüboğlu” isimli bir sergi açılmıştı. Sergi, iki sanatçı çiftin farklı fakat kesişen sanat yolculuklarını, ortak üretimlerini ve birbirlerinden beslenme biçimlerini ele alırken, arka planda kalmış kadın sanatçıların katkılarını ve görünmez emeklerini görünür kılmayı amaçlıyordu. Şimdi serginin Üren seçkisi İş Sanat Ankara Sanat Galerisi’nde sergileniyor.
Melahat ve Eşref Üren’in eserlerinin her iki sanatçının da hayatında önemli bir yere sahip olan Ankara’da izleyiciyle buluşması heyecan verici. Ancak Ankara’ya özgü bir küratöryel çalışma yapılmaksızın eserler galeriye yerleştirilmiş. Sergi seçkisi sanatçı bir çiftin ortak yaşamından doğan iki ayrı resim dilini izlemeye, benzerliklerini ve kişisel duyarlılıklarını fark etmeye olanak tanıyor. Ankara’nın bu sanatçıların kimliklerindeki yerini düşünmek için de bir iyi bir vesile. Ancak paylaşılan bir ömrün yakınlığını korurken, o hayat içinde farklılaşan sanatçı deneyimlerini birbirinin içinde eritmeden anlatabildiğinden emin değilim. Dahası eserler Ankara’ya gelmiş; fakat Ankara serginin düşünsel çerçevesine yeterince dahil olamamış gibi görünüyor.

Elbette Melahat ve Eşref Üren çifti için Ankara’nın biyografik bir önemi var. 1939 yılında kente yerleşen çiftin hikâyesi kuşkusuz Cumhuriyet’in kültür politikalarına yön veren başkentin sanat ortamına dair önemli izler taşımakta. Bu nedenle, eserlerin Ankara’ya gelişinin hem kentin hem de Türkiye’nin sanat pratiğinin geçmişine farklı bir dikkatle bakmak için bir fırsat yarattığını düşünüyorum. Ancak sergi anlatısında bu tartışmanın gelişmediğini; kentin yalnızca seçkinin buraya taşınmasını açıklayan bir aidiyet bilgisi olarak kaldığını görüyorum.
İstanbul sergisi sırasında serginin küratörlerinden Ali Kayaalp’le yaptığım söyleşide sessizlik ve görünmezlik üzerinde durmuştuk. Melahat Üren’in üretimini sürdürmesine rağmen yaşamı boyunca hiç kişisel sergi açamamış olması, bu kavramların somut karşılıklarından biriydi. Kayaalp’in araştırması, sanatçı hakkında üretilen bilginin büyük ölçüde Eşref Üren’in hikâyesine bağlı kaldığını gösterirken, kimin ve hangi deneyimlerin kayda değer görüldüğü üzerine düşündürüyordu. Böylece görünürlük, eserlerin sergilenmesiyle başlayan fakat bununla da tamamlanmayan bir mesele hâline gelmişti. İstanbul’daki sergi eleştirel gücünü, tam da bu ayrımı gözler önüne sermesinden ve görünürlüğün farklı biçimlerini tartışmaya açmasından alıyordu. Sergi araştırması, “Bedri Rahmi’nin eşi” olmanın ve dönemin kadınlara yüklediği geleneksel rollerin Eren Eyüboğlu’nun yaşamına taşıdığı yükleri de ortaya çıkartmıştı. Bununla birlikte, serginin ana meselesinin sınırlarını düşündüren noktalar olduğunu da düşünüyorum. Heykeltıraş Mari Gerekmezyan’ın, Bedri Rahmi’yle yaşadığı ilişkiyle kesişen sanat yolculuğu, sergide resmedilen bir figür olarak varlığının ötesinde, izleyici deneyiminde belirginleşmiyordu. Söyleşi sırasında küratörlerden Ömer Faruk Şerifoğlu’na bu konuda yönelttiğim soru da yanıtsız kalmıştı. Hâlbuki kadınların görünmez emeğine işaret eden bu sergide, Mari Gerekmezyan’ın sanatçı kimliğine alan açılması feminist perspektifi derinleştirebilirdi.

Odağımızı tekrar Ankara sergisine çevirelim. Melahat Üren, üstat olarak kabul edilen Eşref Üren’in önce öğrencisi ardından eşi olmuş bir kadın sanatçı. Dolayısıyla aralarındaki sanatsal paylaşımlar öğretmenlik otoritesiyle kesişebilecek bir zeminde gelişmiş. Bu başlangıcın sonraki hayatlarını bütünüyle açıkladığını söyleyemeyiz; ancak sanatlarını değerlendiren anlatılarda etkisinin sürdüğünü görebiliyoruz. Melahat Üren’in resmi, eşinden öğrendikleri üzerinden açıklanırken kendi arayışlarının hangi aşamalarda belirginleştiği daha az ele alınmış. İstanbul’daki sergide Melahat Üren’in yaratıcı ilgisinin genişliğini ortaya koyan şiirleri, piyesleri ve karikatürleri de sergilenmişti. Ankara’daki yerleştirmede ise bu çok yönlü üretim sergiye dahil edilmemiş. Oysa Ali Kayaalp, sanatçı üzerine yaptığı araştırmalar doğrultusunda bunları ressamlığının yanına eklenen hoş biyografik ayrıntılar olarak değerlendirmiyor: Melahat Üren’i farklı ifade biçimleriyle uğraşan, keskin bir mizah ve gözlem gücü olan bir sanatçı olarak tanımlıyor. Ankaralılar olarak bu değerlendirmeye sergi yoluyla eşlik edemiyoruz ve salona yerleştirilen sergi kitabını karıştırmaya mecbur kalıyoruz. Sergide iki ressamın ortak temalarını ve farklı yorumlarını izlemek mümkün, fakat Melahat Üren’in görünmezliğini üreten koşullar anlatılmıyor. Feminist sorgulama Ankara’ya gelmemiş, İstanbul’da kalmış.
Aslında bu sanatçı çifte Ankara’dan bakmak, çiftin özel hayatına ilişkin yorumları çoğaltmaktan daha geniş bir araştırma gerektirirdi. Eşref Üren’in kentte kazandığı saygınlığı ve sanat çevrelerindeki etkisini, Melahat Üren’in sınırlı tanınırlığıyla birlikte düşünmek, Cumhuriyet değerlerinin, en entelektüel görülen çevrelerde bile gelişen toplumsal cinsiyet zaaflarını anlamamızı sağlayabilirdi. Üren çiftinin Ankaralı oluşu üzerinden kültürel hayata etkin biçimde katılmanın farklı imkânlarını tartışabileceğimiz bir bağlam yaratılabilirdi. Kadının kültürel hayatta bulunması, sanatçı olarak bağımsız biçimde tanınmasıyla her zaman örtüşmüyor. Bu iki durum arasındaki mesafeyi Üren çiftinin deneyimi üzerinden araştırmak, genel bir ilerleme anlatısının ayrıntılarını ve gerilimlerini görmemizi sağlayabilirdi. Elbette Melahat Üren’i dönemin bütün kadınları adına konuşan bir örneğe dönüştürmeden. Tüm bunları sorgulamadan iki sanatçıyı yeniden yan yana anmak, erkek sanatçının yerleşik otoritesini yeniden üretme riski taşımakta. Bu nedenle, seçkinin sunduğu karşılaşmaya duyduğum sevincin, sergilemenin bu eşitsizliği yeterince tartışmaya açmaması karşısında bir huzursuzluğa dönüştüğünü itiraf edebilirim.

Melahat Üren’in hikâyesi, yeterince takdir edilmemiş bir kadın sanatçının hikâyesinden daha fazlasını anlatıyor. Cumhuriyet’in kültürel hiyerarşileri ve toplumsal cinsiyet anlayışı içinde, bir kadının kendi kararlarını, estetik merakını, yaratıcılığını ve üretme ısrarını anlamaya açılan düşünsel bir oda sunuyor.
İş Sanat gibi derinlikli çalışmalarıyla saygınlık kazanmış bir kurumdan, bu odayı Ankara’nın belleğine açan, sanatçının deneyimine özenle yaklaşırken kentin kendi geçmişini de tartışmaya davet eden bir sergi tasarımı beklerdim.
